Ne yazılabilir bir damla tuzlu su üzerine diye soracak olursanız, acele etmeyin derim.

Zira onlar konuşamadıklarımız, yazamadıklarımız, bağırıp çağıramadıklarımız, kırıp dağıtamadıklarımız, boğazımızdaki düğümlerdir.

Kâh içimize akar, kâh dışımıza, lakin hep bir yolunu bulur.

Gündüz hemhâl olur gecenin zifiri karanlığı çökünce bihâl oluruz gözyaşlarımızla

“Neden gözlerin doldu?” derler. Suçu hep tozun üstüne atarız.

Yarım kalan aşklar, uğranılan ihanetler, yalanlar, yaşanılan kayıplar, gidenler, yitirilenler, hiç gelmeyecek olanlar keza yalnızlık ve biraz daha ötesi bir başınalık dayanmaya görsün kapımıza bu genzimizi yakan tuzlu su damlacıklarından payımıza düşeni alırız ziyadesiyle.

Bahar gelir çiçekler açar, polenler dört bir yana dağılır ve  gözlerimiz yine yaşarır. Eyvah! İnsanları bir türlü ikna edemeyiz alerjimiz olduğu gerçeğine. İkna etmek de pek kolay değildir doğrusu çünkü herkes tanır bu küçük inci tanelerinin sebep olduğu büyük ve derin boşluğu, haliyle istemsiz bir elem duyarlar bizleri böyle görünce; sonuçta hüzün evrensel bir duygudur.

Apansız bir sürprizle karşılaşır yine dökeriz onları ve adına “sevinç gözyaşları” deriz. Toplum da bunu tasdik eder. Bu hallerde bir sakınca yoktur zararsız görülür.  Çünkü, herkes bilir içinin içine sığmadığı o tarifsiz mutluluğu. Gözyaşı artık temize çıkmıştır.

Yeter mi? Yetmez! Gözyaşının bir de sahtesini icat ederiz adına “timsah gözyaşları” deriz. Bu minvalde tuzlu su damlacıkları pek bir samimiyetsizdir. Gözyaşına elbirliğiyle kara çalmışızdır. 

Psikologlar güçlü olan mı ağlar yoksa zayıf olan mı diye tez-antitez-sentez çalışması yaparlar bu tuzlu su damlacığı üstüne.

Öyle küçük görmeyin çok marifetlidir kendisi, yeri gelir Dünyaca ünlü ressam Gustav Klimt’in “Golden Tears” eserine ilham olur. 

Hiç üşenmez şairlerin şiirlerine vazgeçilmez bir sembol olur.

Sevin ağlayabiliyorsan
Unutmanın kardeşidir ağlamak
Uyur uyanır yatağında duyguların
Düşüncenin kucağında hep çocuktur ağlamak

Özdemir Asaf

Henüz bitmedi. Bu tuzlu su damlacıklarının  bir de dinlemekten bıkıp usanmadığımız eski ama hiç eskimeyen  şarkıların ana teması olma özelliği var. “Ağlamak güzeldir” diyor Sezen Aksu,

Ağlamak güzeldir
Süzülürken yaşlar gözünden
Sakın utanma

Yani güzel insanlar; bizler soğan doğrar ağlarız, film izler ağlarız, kitap okur ağlarız, korkar ağlarız; incinir, kırılır, üzülür, sevinir, vedalaşır, öpüşür, ayrılır, sarılır yine ağlarız vesselam.

Peki hangisi daha samimi? Hangisi daha sağlam, hangisi daha iyidir? derseniz… Bu soruları cevaplamaya ne hacet derim. O, bizlere yoldaştır. Bazen ılık bazen sımsıcaktır. Çoğunlukla coşkun nehirler gibi taşandır. Rimelimiz ile birleşip yastığımızı mahvedendir, Bizi ansızın terk eden yârin karşısında tutamadık diye küçük düştüğümüzü zannettirendir. Hiç gelmeyecek olanı umarsızca beklerken bize eşlik edendir. “Çok dolmuştum, ağlayınca rahatladım” cümlesini kurdurandır. “Ağlayacak yaşım kalmadı” deyip varlığını tekrar hatırlatandır. Şişkin göz kapakları, morarmış göz altları, kızarmış gözlerin mimarıdır. Elimizin tersiyle bir çırpıda silinip özgürce çenemize ulaşma keyfinden, zalimce alıkoyulandır.  Oysa ne kadar trajik ve bir o kadar estetiktir çenede asılı duran bir damla gözyaşı. 

Çocuklara ve kadınlara hiç yakıştıramadığımız, koca koca adamlara “erkek adam ağlamaz” diye dayattığımızdır.

Aslına bakarsanız bu küçük ve tuzlu su damlası, neresinden tutsam hüzünlü mamafih fevkalâde sanatsaldır. 

Biraz içine kapanık birine denk geldik mi negatif, karamsar, pesimist, ağlak diye yaftayı yapıştırır geçeriz. Ancak bir an davetsizce çıkıp geldi mi bilâkis gece oldu mu hangimiz bir kez olsun ağlak kelimesine can vermeyiz ki!

Bu sanatsal dışavurum, kalbimizin sesine kulak verip hoyratça savrulmasaydı eğer nasıl başa çıkardık bu engebeli hayatın çakıl taşlarıyla döşenmiş tozlu yollarından.

Yapayalnız bireylere kim liman ya da sığınak olurdu? Hangi durakta soluklanırdık bilinmez.

Bir de sizlere en kutsal bulduğum husustan bahsetmek isterim. Gözü yaşlı bir anneden… Bağrı envaiçeşit özlemle yanıp kavrulmuş bu kadın, gözyaşlarıyla sanatı en iyi icra eden sanatçıdır. Tuzlu damlacıklar, hiç birimize o kadına eşlik ettiği türden eşlik etmemiştir. Hiç birimizin avuçlarını öylesine cömertlikle doldurmamıştır. Gözyaşı ile raks eden tek canlı annedir yani.

Peki ağladıkça kendi masum ütopyalarına inancını yitiren çocuklarımız, onların bu küçük yol arkadaşı ile tanışması bana ne hazin gelir bilemezsiniz. 

Masumiyetin öteki adı dediğimiz bu küçük canlılar, muhtemelen gözyaşına şöyle derdi, “sen benim hayalî arkadaşım mısın?” sonra zamanla kötü bir arkadaş edindiğini düşünür, muhtemelen hayal kırıklığına uğrardı. Bana öyle geliyor ki bu acı deneyim ile ağızlarına damlayan tuzlu suyu tatma arasında bir ilişki var. Sonuçta çok güzel bir şey olsaydı tadı şekerli olmaz mıydı? 

Acının bu küçük neferleri ne çok şey öğretir bizlere de hep sonradan gelir aklımız başımıza ağladıkça güçlenir, bir hışımla sileriz ama yine de pes etmeyiz. Yol uzun, biz yorgun, onlar yoldaş…

Bu tuzlu su damlacıkları ile doğduğumuz gün tanışır ölünceye kadar yoldaş oluruz. Payıma düşen, gözyaşının haysiyetini korumaksa eğer bu karanlık gecenin mecrasında akıntıya can havliyle kürek çeker bir kez daha boğulurum ziyanı yok. Hilmi Yavuz’un dediği gibi, 

Hüzün ki en çok yakışandır bize.

Ruha iyi gelen bu arkadaşın elini sımsıkı tutup pervasızca yürüyen, ara sırada da olsa hâlini hatırını soran, ona uğramaktan gocunmayan ve ona yalnızca kırk yılda bir uğrayan herkese selam olsun.

Ne güzel demiş üstat,

“Ben anlatsam sen anlatsan beraberce ağlasak
Ağlamak anlatmaktır benimle ağlasana”

Ali Lidar